Renksiz bir dünyanın çocuklarıydık...Çocukluğumuzun renksizliği de aile yapımızdan değil 80 Türkiyesi'nin genel yapısından kaynaklanmaktaydı…
Bütün oyuncakların tarafımızdan yapıldığı, oyuncakçıdan alınan tek oyuncağın olmadığı,
Her gün ülkesini diğerinden daha çok sevdiğini iddia ederek ağabeylerimin birbirilerini öldürdüğü,
Demirel, Erbakan, Ecevit ve Türkeş’in daha toy delikanlı kıvamında arzu endam ettikleri,
“Marlbora var Kent var” kısık çığlıklarının sahibine seslendiği,
Cebinde 10 dolar bulunanın “karakolda ayna var” türküsünün temelini beslediği,
Nohutlu düdüklerin geceyi yırtan bekçi güzellemeleri olarak notasız bestelendiği,
Sanayağ, çay, şeker ve tüp alabilmek için polis kontrolünde herkesin “kendi parası ile hizaya çekildiği", Hasan Mutlucan’ın türküsünü söylemek için sırasını beklediği...
Vs vs vs…
Emin olun bu sırayı öyle bir uzatırım ki; değil 90 sonrası doğanlar, 80 sonrası doğanlar bile hadi canım diyerek “boykot ederler beni.” O yüzden burayı “demokrasiye alternatif” arayanların izanına bırakıp, renksiz çocukluğumun en renkli yanına gelmek istiyorum; çocukluğumun Ramazanlarına…
Ramazan ayları, o dönemde bile bir ay da olsa silah seslerinin sustuğu diyemesem de azaldığı, huzurun ülke geneline yayıldığı, yoksul sofraların iftar bereketi ile şahlandığı en renkli zamanlarımızdı…
Şimdi bu Ramazanı ilkokul çağında yakalayan çocukların, 30 sene sonraki Ramazan hatıraları mevsim itibariyle bizimkinin aynına yaklaşacaktır, çünkü uzun yaz oruçları bu sene itibariyle başlamıştır…
Gündüz orucun solmuş benizlere dönüştüğü çocukluğumda akşam bir türlü olmazdı, hele bir Ağustos orucum var ki herkesin tuttum zannettiği ama gerçeğin yalnız Allah’la benim aramda kalan, evlere şenlik hali…
Eğlence akşam başlardı, özellikle akşam babamızın elinden tutup gittiğimiz teravih namazları…Mahallenin bütün çocukları avluda toplanır namaz başladığında caminin kapıya yakın yerinde saf tutardık, niye kapıya yakın derseniz; kaçması kolay olsun diye…
Ne şımarıklıklar yapardık;
Secdeye varıldığında öndekinin ayağını gıdıklamak, onun geriye tepmesiyle ayağını tutup secdeden kaldırmamak, arkada secdede olanın kafasına oturmak, sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmak,
ayakta iken yandakini dürtmek...
Bu arada da bir gülme gelir ki, bir benzeri ancak okulda istiklal marşı okumak için saygı duruşunda yakalanabilir, yanımızdaki koca koca amcaların bile namazı fesada uğrardı, Allah affetsin…
Herkes namaza durduğunda adeta kanımızda bir şey kıpırdamaya başlardı, çünkü namazın en sessiz anı ayakta durulan anıydı…
Selam verildiğinde bizi iyice bir haşlarlar kızgın olanlar “çıkın lan dışarı" derken, biz de zaten bunu beklerken “anlayışlı ve imanlı” bazı amcalar her birimizi aralarına alır ve namazı sükunetle tamamlatırlardı…
İşte o zaman o teravih uzadıkça uzardı…
Sahura kalkmak için yalvarırdım anneme, tutmasam bile gece kalkıp bir şeyler yemek çok keyifliydi. Belki de sahur sofraları çok keyifliydi bilmiyorum ama kaldırmadıkları sabahlara uyandığımda o kadar üzülürdüm ki; bugün bile o üzüntümü anlatamam sizlere. Yine kaldırmayacaklar diye uyumadan beklediğim sahurları ise ben bilirim, yine yağ kuyruğunda yediğim jopun acısını bildiğim gibi…
Evet çocuktuk ve cami oyun yerimizdi…
Evet çocuktuk ve Ramazan çok eğlenceliydi…
Sahur ayrı bir keyif iftar ayrı keyifti...
Ve hiçbir postalın sesi çocukluğumda bıraktığım pidenin kokusuna ilişemedi…
Ve ömrümün hiçbir dilimi ramazan çocukluğumdaki o tadı vermedi bana, şimdi tutmasa bile birkaç akşam kaldırın çocuklarınızı sahura.
'Çocuktur uyusun' demeyin, ben bilirim o tat bambaşka…
-----------------------------
* Şiir Dinletileri ve Organizasyonlar İçin Menajer Hattı: 0 536 629 34 34 & 0 505 525 74 74
* Hafta içi her gün 23:00-01:00 arasında, BEDİRHAN GÖKÇE İLE ÜÇÜNCÜ SAYFA KralFM'de
Bedirhan Gökçe
www.haberkusagi.com 'dan alıntıdır.
<<Önceki Sayfa |/ |Sonraki Sayfa>>